Bedri Baykam
Kültürlerarası İletişim Sinerji ve Çatışması
Doğu/Batı kültürlerarası iletişim dediğimizde, insanlık tarihinin tümüne yayılan bir büyük çekişmeden söz ediyoruz. Tabii ki burada bir saatte bu büyük tamamlayıcı karşıtlığın siyasi ve kültürel alanlarda kesin bir “manyetik rezonans”ını çıkaramayız. Ama en azından bir genel resim çıkaracak kadar verileri yoruma açık bir şekilde toparlayabiliriz.
Fakat bunu yapmaya başlamadan önce, kaçınılmaz olarak konuşmamın sonunda değineceğim konuyu önden söyleyeceğim. Şu anda insanlık tarihinin en çirkin, en çirkef, en ahlaksız savaşlarından biri yaşanıyor.
Ali Hasan İsmail, “hasbelkader” (!), Amerikan bombalarının verdiği korkunç zararlarda, Tanrının en büyük acıyı verdiği ve neredeyse “yaşayan ölü” durumuna çevirdiği 12 yaşında bir mağdur. Sözde akıllı, özde “alçak” bombalar onun hem hamile annesini, hem babasını, hem kardeşini, hem teyzesini, hem amcasını yok ettiler… hem de iki kolunu! Var mı böyle korkunç bir kader? Lütfen kimse kalkıp bunlara “edebiyat” filan demeye kalkmasın. Kendinizi onun yerine koyar mısınız? Bu konuları gündeme getirmek, 68 romantizmi ya da aşırı duygusallık filan değil, tam tersine gün kadar ortada bir gerçekçilik.
ABD kapitalizm ve emperyalizm dönemlerini artık kapattı, “yeni yamyamcılık” dönemini başlattı. Yeni yamyamın ana özelliği şu: Hiçbir zaman doymuyor, tüm dünyayı, tüm iktidarı, tüm petrolü istiyor. ABD son saldırısıyla şunu kanıtladı: Dünyanın bilimde, teknolojide, iletişimde, ticarette en ileri ülkesi, aynı zamanda dünyanın en ilkel ülkesi.
Şu anda Doğu-Batı çekişmesinin en ilkel olanı, en zavallısı sahneleniyor Irak’ta. Evet dünya bir “şok ve dehşet” yaşıyor şu anda. Ama bu ABD’li şahinlerin sözünü ettikleri “şok ve dehşet” değil. Dünyanın sözde en ileri ülkesinin, o dünyanın zirvesine çıktığı sanılırken birden dünyanın bin kat dibine düştüğünü, tanıdığımız evrenin en bayağı, en vahşi, en saldırgan mahluku haline geldiğini görmenin getirdiği “şok ve dehşet”. En az 3-4 kuşak boyunca, ABD’nin bu günahını hiçbir canlı unutmayacak, aklından çıkarmayacak. Ondan sonra da bu leke tarihteki değişmez yerini alacak.
Kültürel kökenlere inersek, medeniyetin tüm ilk izlerinin kökenlerinin Mezopotamya civarı ve daha sonra Anadolu diyeceğimiz “Asia Minor”dan geldiğini biliyoruz.
Milattan önce 1700 yılında Babil Kralı Hammurabi’nin kanunları, elimizdeki ilk hukuk belgeleri. Son derece sert ve dürüst kanunlar. İnsanların kendi aralarındaki ilişkileri bir kitaba, bir ritme, bir düzene bağlayan bildiğimiz ilk belge.
Yine o yüzyıllar etrafında Fenikeliler’in yarattıkları ticaret yolları, Doğu ve Batı arasında belki ilk sosyo-kültürel iletişim hattının açılmasına yardımcı oluyor. Onlar ticareti kolaylaştıracak yeni bir alfabe bulacak kadar zeki ve ileri bir topluluk. Mezopotamya, yani çoğunluğu bugün Irak’ın coğrafyasında bulunan bölge, dünyanın ilk matematikçilerini, astrologlarını, bilim adamlarını yetiştirmiş topraklar. “Yanlış hesap Bağdat’tan döner” cümlesi o günlerden kalma. 7 günlük hafta sistemi oradan. Sümerler de bilinen ilk yazıları oralarda geliştirmişlerdi.
Mısırlılar’dan ve İsa’dan 3100 yıl önce bu yörenin insanları alçı kullanarak ev ve tapınaklar yapmaya başlamışlardı. Yakın ve Ortadoğu, medeniyetlerin beşiğiydi.
Bunu izleyen önemli toprak Yunanistan’ınkiydi. MÖ 776 ilk olimpiyatların yapıldığı yıldı: Koşu, disk, mızrak, güreş, şar karşılaşmaları.
Yunan kültürü de bir çeşit köprü ve iletişimdi Doğu-Batı arasında. Her ne kadar günümüz Batı kültürü bunu yadsısa da Mısır ve Babil’in etkisi altındaydılar. Mitolojisi ile apayrı zengin bir dünyayı beraberinde getiriyordu Yunanlılar: Yahudiler ve tek tanrılı sisteme geçiş. Bu da tarihin kalıcı dönem noktalarından biriydi! 444 yılında Atilla olayı Avrupa’yı sarstı. “Atımın geçtiği yerde çimen bir daha bitmez”. Hunların bu çıkışı Doğudan gelip Avrupa’yı sarsan ve ciddi iz bırakan çıkışlardan biriydi. Büyük Leon onu durduramasa, Atilla’nın niyeti oldukça kötüydü! Ondan birkaç yüzyıl sonra Charles Martel’in, Araplar’ın sürüklediği fetih kasırgasının önüne geçebilmesi ikinci bir büyük dalgaydı. Çeşitli gruplara bölünen Araplar, aralarında Halife seçimi için giriştikleri kanlı tartışmalardan sonra 670 yılında önce Doğu Roma İmparatorluğu’nun merkezi Constantinople’u almak istediler. Bunu başaramadılar ama Sicilya’yı ele geçirebildiler. Bunu o dönem Wisigothlar’ın elinde olan İspanya takip etti. İspanya’dan sonra sırada Fransa ve Almanya vardı. Charles Martel Arapları durduramasa, belki dünya kültürü ve siyasi tarihi tamamen farklı akacak, tüm orta Avrupa, Araplar’ın baskıları sonucu Müslüman olacaktı. Dolayısıyla 732 yılında Poitiers’de yapılan bu büyük savaş dünya tarihinin tüm akış yatağını değiştirmişti.
Fakat bu Doğu-Batı çatışma ve akış hattı bir türlü bitmedi. Poitiers’den 500 yıl kadar sonra bu sefer Hunlar ya da Araplar değil, Moğollar ve liderleri Cengiz Han’ın büyük akını söz konusuydu. Onları Çin Seddi bile durduramamıştı. Eski İran’ı da kana buladıktan sonra Hunlar’la benzer yollar izleyerek Avrupa’ya yöneldiler. Macaristan ve Polonya’yı da ezdikten sonra Almanya sınırına, Breslau’ya geldiler. Fakat tam o sırada imparatorlarının Sibirya’daki ani ölümü, onların geri dönmesine neden oldu. Avrupa yine fethedilmeden bırakılıp gidildi. Fatih Sultan Mehmet’in Constantinopol’u alıp bu kutsal şehri Türkler’e ve Osmanlı İmparatorluğu’na katması, Hunlar ya da Araplar’ın gerçekleştiremediği bir ilkti. Bu büyük hamleyle ve yeni adıyla İstanbul, dünyanın en önemli kültür kesişme noktalarından biri haline geldi ve dünya kültür tarihinde Doğu-Batı arasındaki en önemli buluşma ve sentez noktası olma vasfını sürekli korudu. Aynı Osmanlı İmparatorluğu’nun 1683’de Viyana Kuşatması’nda başarısız olup Polonyalı Komutan Sobieski’nin güçlerine yenilmesi, yine daha önce hatırlattığımız Batıya yönelik akımların sonuncusu ve en önemlilerinden. Osmanlılar o tarihte 1453’Teki kadar başarılı olsalar ve bugün Viyana mesela “Haskapı” adı altında İstanbul benzeri bir şehir olsa, tüm Avrupa kültürü ve siyasi coğrafyası bambaşka yollara sapacak, dünya tarihi ve medeniyetler çatışması bambaşka çehrelere bürünecekti.
Avrupa’nın 15. yüzyıldan itibaren başta Floransa olma üzere İtalya’dan çıkış yapan yeni bir anlayışla kendini eski Yunan ve Roma kültürüne açması, bildiğimiz gibi dünyanın düşünce ve sanat tarihine yön verecek bir gelişmeydi. Artık onların gözdeleri Büyük Alexandre, Cesar, Zeus gibi isimlerde ve antik eserlerdeydi. Bütün ortaçağın dinsel baskısı ve durağan havasından sonra Floransalılar antik çağın meraklı halet-i ruhiyesini, özgürlüğünü, doğaya olan aşkını yeniden keşfettiler. Karanlık Ortaçağ birden adım adım sanki hiç yaşanmamış gibi bir noktaya oturacaktı. Spontanlık, renk, serbest konular artık zoraki melek resimlerini ve virajlarını sürklase ediyordu artık. “Batı toplumu” diye bugün adlandırdığımız ülkeler o andan itibaren sanki yeni kılıklarının ilk provasını yapmış oluyorlar. Antik eserlerle yeniden karşılaşmanın getirdiği yeniden doğma hissiyle bu döneme “Renaissance” adı veriliyor. Bu Doğu toplumlarının önemli bir çoğunluğunun artık Müslümanlığın belirli tutucu yorumlarıyla kendi yaratıcılıklarını perdeledikleri dönemler, erotik minyatürler, ister Türk, ister Pers, ister Hint olsun, gizlice yapılıyorlar. Yasak addedilen resim yerine, bol süslemeli minyatürler ve arabeskler egemen oluyor. Ama yine de Doğu ve özellikle İstanbul’un simgesi olduğu yakındoğu, Batılı kültürler ve özellikle Fransızlar için büyük bir esin ve çekim merkezi olmaya devam ediyor. O kadar ki, nasıl son dönemlere kadar Fransızlar için bizim çağımızda NewYork bir hayranlık uyandıran merkezse, o yıllarda da 18. yüzyıl civarında Paris’te “Les Turqueries” diye adlandırılan her nesne, ister süs eşyası, ister giyim şekli, ister vazo, büyük bir ilgi görüyor.
Batının Rönesans’la beraber yaşamaya başladığı özgür hava, aldığı soluk, doğal olarak sosyal sınıfları ve siyasi ortamı da etkiliyor. Kralın egemenliği sorgulanmaya başladıktan sonra 1789 yılındaki büyük devrim yalnız ülkenin yönetiliş biçimini değil, tüm sosyal, hukuk ve kamu düzenini etkileyecek. Her ne kadar Fransız Devrimi, iniş ve çıkışlar, arada kraliyete dönüşler ve yeni cumhuriyet isimleriyle olgunluk döneminde bir sonuç verene kadar çeşitli zigzaglar çizse de, bu büyük devrimin felsefi izleri kalıcı bir şekilde bugün “kültürlerarası iletişim” dediğimiz alanda harikalar yaratıyor. Göreceğimiz örnek ortada: Türkiye Cumhuriyeti ve Atatürk Aydınlanması, Fransız Devrimi ile büyük ölçüde ilişkide. Önce biraz Fransız Devrimi’ni hatırlayalım.
Fransız Devrimi’nin üzerinde yükseldiği altyapıda, aydınlanma, ya da “akıl çağı” olarak bilinen dönem vardı. 18. yüzyıl, insanın dinsel baskılardan kurtulup usunu kullanmaya başladığı süreçtir. Voltaire’in tutuculuğa ve kiliseye yönelttiği ağır eleştiriler, Newton’un popülerleşen evren tasarımı, Jean Jacques Rousseau’nun “toplum sözleşmesi” ile ortaya koyduğu özgür insan kimliği, Diderot’un bilgi ve bilimi kutsayan çıkışları, 14 Temmuz 1789’da dünyanın gidişatını değiştiren büyük devrim gününün temelindeki harçların katkı maddeleridir. Bu şekilde insan hakları, barış ve halkın egemenliği ilkesini ilan ederek her türlü baskıya karşı çıkan ve her insanın, her yurttaşın özgürlük ve eşitlik haklarını kutsayan Fransız Devrimi, modern siyasal düşüncenin de ana çıkış kıvılcımı olmuştur. Bu yeni ortamda yurttaşların tartışılmaz anayasal ve hukuki eşitlik hakları, aydınların, bilim adamlarının ve filozofların apayrı bir önem ve saygınlık kazanmasını engellememiştir.
Fransız Devrimi’ni takip eden yıllarda, Marksizm’in sınıfsal ve dialektik tarih anlayışının, 1789’un burjua aydın kontrollü devrimi ve onun kendi ulus tanımı sayesinde proletaryanın sınıf mücadelesini nasıl dizginleyebildiği, ayrı bir tartışma alanıdır. Yaşanan gerçek şudur ki, radikal bir burjua devrimi olan Jakobenizm, ortak bir düşmana karşı, ortak çıkarları olan sınıfların kendi durumlarını iyileştirmek üzere yaptıkları ittifakın adıdır. Fransız Devrimi de demokrat Jakobenizm’e ve sol Jakobenizm’e kaynak olmuştur.
Jakoben hareket, devrimci sert yöntemlerle karşı devrimin safdışı bırakılmasını, devrim tehlikeye düştüğünde geçici otoriter rejimler kurulmasını savundu. Ancak bunu öne sürerken de halkın egemenliğine dayalı Cumhuriyetin nihai hedefleri olduğunu hiç unutmadılar. Alt sosyal sınıflar ve burjuazi arasındaki dengenin kuracağı ulusal birlik ise, merkezi devletin güçlendirilmesi ile pekiştirilecektir.
Fransız Devrimi’nin tüm işleyiş çarklarını en kapsamlı şekilde analiz eden Mustafa Kemal kütüphanesinin en zengin raflarını bu konuyla ile ilgili yapıtlarla beslemiştir.
Zaten Mustafa Kemal’den önce Lale Devri ve Jön Türkler’in Paris serüveni bu konuda gerekli altyapıyı hazırlamıştı.
M. Kemal’in 1923 devriminin omurilik bağlantılarında Jön Türk Hareketi ve Fransız Devrimi ilişkisi yer alır. Bu bağlamda Batı bir müttefik veya illa kopya edilecek bir odak değil, Aydınlanma 1789 devrimlerinin çağdaş mantığının süzgeçten geçirilerek izlendiği bir modeldir. Bu modelin içerisinde, devrimin halkın iyiliği için, bir mantık temeli üzerinde oturtularak, “tepeden” yapıldığı yadsınamaz bir gerçektir. Amaç demokrasi ve özgürlüktür, bireyin hakları ve parçası olduğu halkın egemenliğidir. Bilimin, kültürün ve sanatın, özetle aydınlanmanın kutsanmasıdır. Ancak halkın bu değerlerin tartışılmaz önemini toptan kabul edip etmemesi, devrimin öncelikli bir sorunu değildir. Devrim, devrimin gereklerini yerine getirir, halk takip eder. (Yani bugünkü televizyon kültürü ile örnekleyecek olursak, bu tavır “halk Televole’yi istiyor, öyleyse Televole verelim” değil, tam tersine “halk Televole’yi isteyecek kadar alt bir seviyede ise derhal onu yukarı çekecek programlar başlasın” kararıdır.
Fransız Devrimi böylece artık Müslüman bir ülke modeline uyarlanacak, kültürlerarası iletişimin en çarpıcı kesimlerden böylece yaşanacaktı. Türkiye modeli bugün hâlâ dünyada Müslüman ülkeler arasındaki tekil yerini ve tek demokratik yapı olma özelliğini koruyor.
M. Kemal devrimleri kadınlara oy hakkını birçok Avrupa ülkesinden önce vermek dahil, her türlü ilerici hamleyi gerçekleştirecek, 1923-1938 arasındaki 15 yıla, mucizevi bir kültürel devrim sığdıracaktı.
Gerçekten de dil-din-ırk ayrımı gözetmeyen bir ulusal toplum yaratan Mustafa Kemal’in karşısında 1940’lara geldiğimizde “ileri toplum Avrupa”, milyonlarca insanın ırkçı gerekçelerle katledilmesine neden olacak Nazizm ve faşizmin kucağına oturuyordu. ABD ise her ne kadar 2. Dünya Savaşı’nda Nazizm’i durduran güç olsa da 1960’lara gelindiğinde kendi içinde henüz güney-kuzey ve zenci-beyaz savaşını çözümleyememişti. Koskoca ABD ancak John F. Kennedy’nin kişisel karizmasıyla bu ilkel gecikmiş hastalığını aşmayı başarabilecekti. Güney-kuzey ayrımı, ABD içinin ötesinde tüm dünyada belirleyici bir ayrım haline gelecekti. Bunun bir ekseni kuzey-güney, bir diğer benzer adı “doğu-batı” çizgisi olacaktı. Bu ayrımların birbirlerini tamamlayan farklı nedenleri vardı. Özellikle Rönesans’tan sonra dinsel reformlarını tamamlayan Avrupa ülkeleri, bu sosyal rahatlık ortamında kendi burjuazilerinde, kültürel yaşamlarını ve bilimsel atılımlarını rahatça yapabildiler. Dünyanın birçok farklı kesiminde, gerek içe kapanıklıktan, gerek dinsel baskılardan, gerek doğal koşullardan birçok başka toplum bu ilerleme ortamını yaratamamışlardı. Batılı ülkeler özellikle donanma filoları sayesinde imparatorluklar kurma sevdasıyla yollara düştüler. Hedefleri, geri kalmış toplumları sömürgeleştirmek, köle ticareti yapmak ve zenginliklerine zenginlik katmaktı.
Sonuçta Fransa da, İngiltere de, Hollanda da, İspanya da bu rüyalara dalıp, bozuk düzenden nasiplerini almak için ellerinden geleni yaptılar. Artık birbirleriyle eskiden olduğu gibi 100 yıl boyunca savaşacaklarına, güçlerini bu zavallı balta girmemiş ormanların veya çöllerin insanları üzerine yönlendiriyorlardı. Dünyanın birbirine bağlı denizlerle çevrili yuvarlak bir top olduğunun keşfi Colomb, Magellan, Vasco de Gama’nın adını ölümsüzleştiren büyük yolculuklarla somutlaştı. Burada hatırlatacağımız küçük bir detay, bu dönemin yönlendirdiği büyük kolonyalist seferlerin mantığını bize anlatmaya yeter. Ne okuruz kitaplarda hep? “Colomb Amerika’yı 1492’de keşfetti” Buna getirilen tek düzelti ise şudur: “Hayır ‘keşfetti’ denemez, tesadüfen geldi, kendini Hindistan’da sanıyordu”. İyi de, ortada net bir başka gerçek var. Zaten “keşfetti” hiç denemezdi, çünkü o kıtada yalnız arılar, ayılar ve tilkiler değil, “yerli”ler de yaşıyordu. Onların da Kızılderili diye adlandırılmadan önce kendilerine verdikleri kabile isimleri vardı. Ama onlar Batılı insanlar için “yok” sayılıyordu. Onların Amerika’yı “keşfetmiş” olması diye bir şey düşünülemezdi! Batılı insan o kıtayı ilk defa görüyorsa bu “keşif” sayılırdı, (!), çünkü her şey “Batılı insana göre” zapta geçiyordu. Sömürgecilik, bu güçlü-güçsüz, kuzey-güney, doğu-batı ayrımını gittikçe netleştirecekti.
Dünyayı Doğu-Batı hattında en az 150 yıl boyunca ipin üstünde gerilmiş tutacak olan kişi Karl Marx’tı. 1818’de Almanya’da Trier kentinde doğan bu büyük filozof ve ekonomist, birincisi Engels’le beraber kaleme aldığı iki kitapta, dünyanın tüm seyrini değiştirdi. 1847’deki “Komünist Parti’nin Manifestosu”nu, 1867’de ünlü “Das Kapital” takip etti. “Tüm dünya işçileri birleşin” komutunu Marx verir vermez, dünya hala tam olarak çözümleyemediği Tsu-na-mi sayılacak dev dalgalarla boğuşmaya başladı. Tüm çalışma atölyelerinin ve buharlı makine devriminin kaymağını yiyen Batılı kapitalist patron birden “türbülans”a girdi, sarsıldı. Avrupa ülkeleri Marx depremini büyük yara-bereler ve pazarlıklar sonucu, onlarca yıl sonra “sosyal-demokrasi” kavramını üreterek aşabildiler. Marxism ise bir ideoloji olarak biraz daha kuzeye ve azcık doğuya kayarak Rusya’ya transfer oldu. 1917 Ekim Devrimi, 73 yıl boyunca dünyayı bir fay hattı gibi ikiye bölecek Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni ortaya çıkardı. Bu iki apayrı yaşam tarzı, yani kapitalizm ve komünizm, artık dünyanın iki kutbunu oluşturacaktı. Hem birbirini düşman olarak gören, hem de dünyaya kendi modellerini empoze etmek isteyen iki farklı dev. Bu 73 yıl boyunca sıcak dolaylı kapışmaları ve soğuk savaşları dışında bir tek 2. Dünya Savaşı’nda Hitler’e karşı zoraki de olsa bir işbirliğine gideceklerdi. İşte bu iki kutbun dışında kalan, ne SSCB’ye, ne de kapitalist Batı düzenine mensup olan ülkeler de 3. Dünya’yı oluşturdular. Onlara her ne kadar diyalog, dostluk, yardım eli sözde uzatılsa da hep biraz horlanan, biraz dışlanan, biraz ırkçılığa maruz kalan, ya da düpedüz aç kalan ülkelerdi. Dünyada artık siyaset ve çıkar ilişkileri daha da gözle görülür şekilde paralel gelişecekti.
Sizlere olan anlatımımın tonunu konuşmamın bu noktasından itibaren bazı bölgelerinde daha direkt olarak kendi düşüncelerim ve deneyimlerimle geliştirip sizinle paylaşacağım. Zaten sözünü ettiğim bu dönem, benim de doğduğum dönem. Nerelerden geçtik, Roma dedik, Sezar dedik, Atilla dedik, Colomb dedik, Hitler dedik, 2. Dünya Savaşı ve yeni bloklar dedik, ben de 1957 yılında Ankara’da doğdum. 6 yaşında Fransız okuluna gittim. Tek kelime konuşamadan okuldan içeri girdim. Kendimi o andan itibaren bugüne kadar hem kültürelarası iletişim, hem de iletişimsizliğin (!) içinde buldum. O okula gitmemin iki sebebi vardı. Birincisi 2 yaşında resim yapmaya, 6 yaşımda aynı yıl, Türkiye ve Avrupa’da sergiler açamaya başlamıştım. Ailem “bu çocuk büyük ihtimalle ressam olabilir Fransızca öğrenmesi lazım” diye düşünüyordu. İkinci gerekçe daha da önemliydi. Pedagoglar hiç resim dersi almamam gerektiği konusunda aileme büyük bir telkin yapıyorlardı. Fransız okulu, Ankara’da resim dersi olmayan tek okuldu. Sonuçta ben Doğu-Batı kesişmesinde ve bunun getirdiği yarı-şizofrenik yapıda her türlü çelişkinin ortasında büyüyen tipik bir Türktüm. Tabii yanlış anlamayın, 1960’larda ben çocukken cep telefonu ve bilgisayarlar yoktu ama Türkiye düşünsel yapısıyla çok daha ileri bir ülkeydi. Cumhuriyet ve Atatürk düşmanlığı bir demokratlık gösterisi sayılmıyordu ve Atatürkçü fikirler büyük merkez medyada henüz yasaklanıp sansüre uğramamıştı. Sonuçta ortaokul ve lise İstanbul’da, Fransız Lisesi’ndeydi. Sonra 5 yıl Fransa, 7 yıl Amerika’da yaşadım, sürekli gidip gelerek.
1980 yılında ABD’ye gittim. Detayları 2-3 yıl sonra otobiyografimde okursunuz. Parasız ama çok güzel günlerdi.
Sn. İskender Pala, benden önce yaptığı konuşmada “Sanat paradır, saltanattır” dedi. Ne demek istediğini herhalde anladım. Saray ressamlarından, dev heykellerden söz ediyordu. Ama madalyonun öbür yüzü de var. Örneğin ben 23-24 yaşlarında, belki hayatımın en güzel resimlerini yaptım. “Fahişe’nin Odası” (1981), ya da “Kırmızıdan Kaçış” (1982) gibi. Ya da Picasso, “Demoiselles d’Avignon” yani “Avignon’lu Genç Bayanlar” resmini en büyük başyapıtını, 26 yaşında çok az para ile yaşarken yaptı.
25 yaşımda, sanat dünyasını yine her zamanki gibi, Batılı beş büyük ülkenin tekelinde götürmek isteyen ve Batılı olmayan genç sanatçıların eserlerine göz atmaya bile tenezzül etmeyen San Francisco Modern Sanat Müzesi’ni, bir “Kültürel Gerilla” eylemi ile, bir Manifesto yayınlayıp dağıtarak bastım. Akıl almaz bir küstahlık ve umursamazlık içindeydiler ve hiç çekinmeden onları köşeye sıkıştırdım. Hem de o anda cebinde beş parası olmayan bir yabancı olmama rağmen.
Aslında geriye bakıp teşekkür etmem lazım bu olaya. Çünkü kültürel emperyalizmle çok önemli bir anda bu kadar kaba ve açıkça ırkçı bir örnekle tanışmamı, gözümün dört açılmasını ve o günden sonra yapacağım araştırmaların yönünü algılamamı sağladı.
1985 yılında New York Modern Sanat Müzesi’nde resim ve heykel konusunda “Uluslararası Bir Araştırma” isimli sergi açıldı. Düzenleyen Kynaston Mc Shine’di. Düşünebiliyor musunuz ki, Polonyalı Magdalena Abanacowickz, tüm Batılı sanatçılar arasında, o sergiye seçilmiş tek “diğer” ülkeler sanatçısıydı. Batı, modern ve çağdaş sanat alanlarını hep kendi ulvi tekelinde görmeye devam ediyordu. Halbuki modern sanatın kökenlerine inecek olsak, Monet’den Van Gogh’a, Kirchner’den Picasso’ya, Marx Ernst’den Motherwill’e, hepsinin güney ve doğu ülkelerinden esinlendiğini göreceksiniz. Batılılar bu Afrika, Ortadoğu, Uzakdoğu, Güney Amerika çıkışlı esinlenmeleri kendi doğal hakları gibi görürken, tam tersine, gelişmekte olan bir ülkenin sanatçısı, örneğin gerçeküstücü akımı alıp ondan başka bir şey yapmak için kullanma yoluna gitse, hemen aynı batılılar tarafından, hatta onların etki altına aldığı tüm insanlar tarafından “türeme sanat” yapmakla, kopyacılıkla suçlanır.
Geçmiş yüzyıllara bakıp Asya, Okyanusya, Güney Amerika sanatları konusunda gereken kredileri Batılı olmayan toplumlara veriyorlardı, ama konu çağdaş sanat olduğunda iş birden duruyordu.
Üç katlı bir müze düşünün. Birinci katına, klasik Batı resminin ustalarını yerleştirin. Chardinler’i, Fra de Angelicolar’ı, Leonardolar’ı, Caravaggiolar’ı oraya koyun.
İkinci kata ise, Uzakdoğu, Afrika, Aborijen, Güney Amerika, Eskimo ve Ortadoğu, hat ve erotik minyatür eserlerini koyduğumuzu varsayalım.
Üçüncü kata ise, 1860 sonrası, 20. yüzyıla uzanan modern sanatı koyalım. Kübizm’i, post-empresyonizm’i, füturizmi, gerçeküstücülüğü, soyut sanatı, hatta minimal sanatı vs.
Lütfen söyler misiniz, hangi kat 3. kata benziyor? 1. Kat mı, yoksa 2. kat mı? Göreceksiniz ki, büyük ölçüde 2. kat benziyor. Aksini söyleyemezsiniz.
Tabii ki tual resim geleneğini başlatan Batı kültürünün de Modern Sanatın alt yapısını hazırlayan birçok faktörü var. Renaissance döneminin, Ortaçağ karanlığını yok ederek, eski Yunan ve Roma Kültürü ile kurduğu direkt iletişim hattı, doğal olarak en azından dinsel baskıları ortadan kaldırdı. Ayrıca, Rembrandt, Géricault, Daumier, Puvis de Chavannes, Delacroix gibi sanatçılar, diğer meslektaşlarından çok farklı üsluplara ulaşarak, yeni anlayışların önünü açtılar. Buna rağmen, Doğu kültürlerinin getirdikleri yanında çok az bir oranı temsil eder bunlar.
Ama tabii artık Batı o kadar hain ve gaddar bir oyun oynayarak Batılı olmayan kültürlerin getirilerini sahiplenmiştir ki, tüm bu ikonografik ve düşünsel yenilikler, öğeler ve üsluplar, Batıya “ait” hale dönüştürülerek, “Batı sanat dili=evrensel sanat dili” haline sokulmaktadır.
Bu arada çağdaş sanat üretmek isteyen Batılı olmayan sanatçı, hemen bir sorgulamayla karşılaşmaktadır: “Bu resimde minyatür, arabesk, ya da kaligrafi var mı? Senin kökenin nerede? Ben bu kökenini burada okuyabiliyor muyum? Okuyamıyorsam, bu senin ruhunu satıp, Batı taklidi yaptığın anlamına gelir”.
Evet bu bağnaz Batılı tavıra verdiğim ad “Mucos Sendromu”dur. Yani “Multiculturalisim’s Own Source Syndrome” yani “Çok Ulusluluğun kendi kaynaklarından beslenme mecburiyeti” 1989’da Paris’te Center Pompidou’da açılan “Dünya Sihirbazları” sergisinde, Batılı tüm sanatçılar “evrensel” (?) işler üreten sanatçılardan seçilmişken, tüm Batılı olmayan sanatçılar da illaki “yerel, folklorik, egzotik,” işler yapanlar arasından saptanmıştır.
William Barrett, Suzuki’nin Zen üzerine yazıları için kaleme aldığı önsözde, bu konulara büyük bir açıklık getiren cesur yorumlar yapıyor:
“Doğuya ilişkin her türlü bilginin peşine düşmemizin ne kadar yeni bir durum olduğunu akıldan çıkarmamalıyız. Budizmi anlamaya, yorumlamaya çalışan ilk Batılı düşünür olan Schopenhauer ile aramızda yalnızca bir yüzyıl var; sonuçsa yetersiz ve yavan çevirilerin yol açtığı, göz kamaştırıcı ve çarpıcı bir yanlış anlama. O günden bugüne Doğu incelemelerinde büyük gelişmeler kaydedildi, ama tuhaf, çelişkili bir taşralık Batının yakasını hâlâ bırakmadı: Ne yapıp edip yerkürenin her köşesine sızmayı başaran uygarlık, Batılı olmayan insanın bilgeliğine yönelik önyargıları kurcalamakta hayli gecikti. Bugün bile, Pazar gazetelerinin ve televizyonun sürekli yinelediği şu “Tek Dünya!” sloganını, yüzde yüz Batılı bir anlayışla ve oldukça dar bir bakış açısıyla, gezegenimizin modern teknoloji ve iletişim ağıyla bir uçtan ötekine birleştiği biçiminde yorumluyoruz. Bu sloganla kastedilen şey, yani Doğulu karşıtımız ve kardeşimizle uzlaşma zamanının çoktan geldiği olgusu kamuoyunun gözünden kaçıyor. Oysa durumun artık değişmesi gerektiğini gösteren sayısız işaret var.”
“Batı geleneği dediğimiz kavramı başlıca iki etki biçimlendirmiştir: İbrani ve Yunan; her iki anlayış da temelde ruhun ikiliği ilkesine dayanır. Gerçekliği iki parçaya ayırır, bu parçaları birbirinin karşısına diker. İbraniler ayrımlarını dinsel ve ahlaksal alanlarda yaparlar: Tanrı dünyayı aşar, ondan kesinlikle ayrıdır; bunu Tanrıyla canlının, Kanunla günahkar kulların, ruhla bedenin ikiliği izler. Yunanlılar ise, gerçekliği entelektüel çizgilerle bölerler. Batı felsefesini hemen hemen tek başına kurmuş olan Plato (Whitehead, 2500 yıllık Batı felsefesinin Plato’nun dipnotlarından başka bir şey olmadığını söylemişti), gerçekliği zekanın dünyası ile duyuların dünyası diye ikiye ayırır. Yunanlılar’ın en büyük başarısı, insan için ideal mantığı tanımlamak oldu, ancak Plato ve Aristo mantığı en yüksek ve en değerli işlev sayarken, onu insan kişiliğinin merkezi yapacak kadar ileri gittiler. Doğulular bu son hataya asla düşmedi; sezgileri mantığa her zaman yeğleyen insanlar olarak, kişiliğin merkezine sürekli çatışan iki hasmın birliğini yerleştirdiler: Mantıkla mantık-dışı, zekayla duyular, ahlakçılıkla doğa. Biz Batılılar bu ikiciliği miras aldık, birer parçamız haline getirdik: İbranilerden mantıksız bir biçimde, durmaksızın mızıldanan bir vicdan, Yunanlılar’dan ise aşırı bir biçimde bölen, sınıflandıran, ussal bir zihin. Oysa modern kültür deneyimi bu savları, farklı alanlarda hızla çürütmekte.”
“Bilim ve felsefedeki bu gelişmeler Batılı düşünce biçiminin değiştiğine işaretse, modern sanat dünyamız da yepyeni duygulanım biçimlerine işaret etmekte. Modern sanat gibi dikenli bir konuda ne söylenirse söylensin, apaçık görünen bir olgu var, o da sanatsal açıdan tutucu olanlar için bir skandalı, gelenekten kopuşu simgelediği. Modern sanatımızın sergilediği bu mantıksız, tuhaf ve şaşırtıcı yüzey, Batı sanatının eski, daha akılcı ölçütlerinden kopuşu olarak değerlendirilmeli. Batılı ressam ve heykeltıraşların bu yüzyılda dünyanın öteki sanatlarından (Asya, Afrika, Malezya) beslenmek için geleneklerin dışına çıkması, bildik geleneğin kendi yaratıcılarını artık doyuramadığını gösteriyor; çevresindeki kalıp içerden gelen baskılara daha fazla dayanamayıp kırıldı. Resmimiz kendini üç boyutlu uzamdan, Batılı insanın güç ve devingenlik arenasından kopardı; nesneden, Batılı insanın o yüce dışa dönüklük saplantısından ayırdı ve Batı tarzı yaşamın yapısına ters düşen, nesnel bir biçim aldı.”
Batılı ülkelerin lütfedip bazı büyük uluslararası sergi ve bienallere diğer ulusların sanatçılarını almaları aysbergin görünen yüzüdür. Kitaplar, koleksiyon seçimleri, sanat tarihi çıkışları, hep yine Batılı beyaz adamın egemenlik üstünlüğü altındadır.
Batılı kurumların “Batı sanatı” olarak adlandırdıkları alan aslında “evrensel sanat”tı. Herkesin buna katkısı olmuştu yalnız Batılı sanatçıların değil. Dünya sanatı dev bir piradim ise, onu oluşturan her bir tuğla parçası ayrı bir kültürden gelmiştir ve hepsinin ayrı bir önemi vardır. Bugün bir Çinli Manhattan adasının gökdelenlerinden, bir Fransız Zen budizminden, bir Türk Amazon ormanları veya Mozart’dan etkilenebilir.
Batılı kullandığı ikonografik öğeyi hemen sahiplenir. Bir Afrika kültürünün ürünü olan çizgileri, bir Klee ya da Penck gibi sanatçı kullanırsa, tüm tavırları hemen küstahlaşır ve “Copyright” yani o görsel parçanın tüm kullanım hakları sanki hemen onlara geçer.
Peki bütün bu ırkçılığın kökeni nerede? Konuşmamın başında hatırlattığım sömürgeciliğin, şimdi anlattığım kültürel emperyalizmin gizli veya açık ırkçılığın kökenleri nerede?
Edward Said’in “orientalism” kitabı bize oldukça yol gösterici olabilir. Said Doğu ve Batı arasında tam bir iktidar ve baskı-egemenlik ilişkisi bulunduğunu anlatıyor. Ona göre oryantalizm dedikleri şey, esasında mitler ve yalanlardan oluşuyor. Batı egemenliğinin bir çeşit işareti bu. Sömürgeciler tarafından dayatılan kültürel egemenlik yapısı şayet “deşifrajı” iyi yapılamazsa “periferi” olarak adlandırılan kesim yani Doğu için çok tehlikeli hale gelebilecek.
“…düşünceleri, kültürü ve tarihi anlayabilmek, derinlemesine inceleyebilmek için önce onların etki güçlerinin, daha doğrusu güç biçimlerinin incelenmesi gereklidir. Doğunun yoktan varedildiğine (ya da benim deyimimle doğrulaştığına) ve bazı şeylerin salt düşgücünün dayatmasıyla ortaya çıktığına inanmak ikiyüzlülüktür, samimiyetsizliktir. Batıyla Doğu arasındaki ilişki bir güç, bir egemenlik, karmaşık bir hegemonya ilişkisidir ve K.M. Panikkar’ın, Asya ve Batı üstünlüğü konulu, klasik eserinde son derece isabetli bir dille belirtilmiştir.
Kimse Doğunun yapısının yalanlardan, efsanelerden oluştuğunu, doğruyu söylediğiniz an çökecek bir iskeleden ibaret olduğunu ileri süremez. Ben Orientalism’in Doğu hakkındaki gerçeği yansıtan bir metinden çok, Avrupa-Atlantik ikilisinin Doğu üzerindeki gücüne ilişkin bir kanıt olarak çok daha değerli olduğuna inanıyorum.
Oryantalizmin (Doğuya özgü yaşamı, kültürü ve tarihi araştırma eylemi, Doğuculuk) stratejisi bu esnek, konumsal üstünlüğe dayanmakta; buysa Batılıya elindeki görece üstün kartları Doğuluya kaptırmaksızın, onunla sayısız ilişki biçimine girme olanağı sağlıyor.
Oryantalizmin ortaya attığı politik sorular şunlar: Oryantalistlere (Doğu uzmanları, araştırmacıları) özgü bu sömürgeci geleneği oluşturmak için başka ne tür entelektüel, estetik, bilimsel ve kültürel enerjiler kullanıldı? Filoloji, sözlük yazımı, tarih, biyoloji, siyasal ve ekonomik kavramlar, edebiyat, sömürgeci bakış açısının hizmetine nasıl girdi? Oryantalizm hangi değişiklikleri, yumuşatmaları, arılaştırmaları, hatta devrimleri içerir? Bu bağlamda özgünlüğün, sürekliliğin, farklılığın anlamı nedir? Oryantalizm kendini bir dönemden ötekine nasıl iletiyor, ya da yeniden üretiyor? Bu kültürel, tarihsel fenomeni, ya da Oryantalizmi (Doğuculuğu) olanca tarihsel karmaşıklığı, ayrıntısı ve değeriyle birlikte, kültürel etkinlikler, politik eğilimler, devlet ve egemenlik arasındaki işbirliğini gözden kaçırmaksızın-yalnızca koşulsuz bir muhakeme olarak değil de insan iradesiyle yapılmış iş olarak nasıl ele alabiliriz? Böylesi kaygıların yönlendirdiği, insancıl bir inceleme politika ve kültürü temel almalı elbette. Ancak bu, böyle bir inceleme, bilgiyle politika arasındaki ilişki için değişmez bir yasa saptar, anlamına gelmiyor. Savunduğum şey, bu ilişkinin doğasını saptamak için yola çıkan bütün araştırmacıların tarihsel koşulları gözönüne alması ve bu insancıl araştırmayı bir bütün içinde yapması gerektiği.”
Şimdi Martin Bernal’in “Kara Atena” kitabı vesilesiyle medeniyet atardamarlarında biraz daha geriye gidelim. Bernal, kitabında yüzyıllar geçtikçe kültür tarihinin bilinçli olarak nasıl bir biçim bozmaya uğratıldığını ve Batı kültürünün Doğu kültürlerine ve özellikle Mısır’a olan borçlarının resmen silindiğini uzun uzun belgeleriyle anlatıyor.
Geçen yıl ünlü Fransız dergisi L’Express’in kapağında şu vardı: “Yunanistan. Ona her şeyi borçluyuz”. Evet son 150 yıldaki yerleşik düşünceyi özetleyen bu kapağa göre Yunanistan, Batı kültürünün tartışmasız annesiydi. “Her ne kadar matematiği icat etmemiş olsalar da onlar sonuçta matematiği teoriye ilk uygulayanlardı” deniyordu.
Bernal kitabında bu saptırılmış yoruma ışık tutuyor. Bernal’e göre kendini biolojik ve fizik gerekçelerle üstün gören beyaz adam hep “barbar”ları adam etme görevinin kendisinde olduğunu düşünüyor.
Bernal Batılıların kendi kültürlerini Yunanistan’dan çıkış yaparak ya Ortaçağ ve Roma üstünden, ya da Rönesans üstünden günümüze geldiğine nasıl inandıklarını anlatıyor. Yani kibirli Batı kendi temellerini tamamen kendi içine kapalı olarak tarihçesinde kotarmaya çalışıyor. Halbuki Batının Yunanistan’ı kendi tarih kökeni olarak görüp kabul etmesi ancak 19. yüzyılda oluşmuş, daha doğrusu uydurulmuş bir düşünce.
Bernal gerek eski belgelere, gerek dil bilim konusundaki kimi benzerlik ve ipuçlarından da yola çıkarak Yunan kültürünün Mısır kültürüne olan tüm borçlarını ortaya döküyor. Batı, Kuzey Afrika ve Akdeniz ülkelerine olan borçlarından kurtulabilmek için “Batı medeniyetlerinin beşiği Yunanistan” hikayesini yaratıp, buna inanmaya mecburdur. Kara Atena kitabını muhakkak okuyun.
Gelelim önereceğim son referans kitabına. Bu kitap Fransızca ve oldukça yeni. Sophie Bessis’in “Batı ve Diğerleri” kitabı. Bessis de önce Bernal’in izinden giderek Batının kendi geçmişindeki Babil, Mısır, Hint, Mezopotamya tüm izleri sildiğini anlatıyor. Şu aynen zengin yakışıklı bankacıyla evlenen kasiyer genç kızın hızla kendi “fakir” veya binbir zorlukla geçmiş ya da saklı kalması gereken özel geçmişinden izleri hızla yok etmesi gibi. Mısır’ın Yunanistan üzerinde ister bilimsel, ister dinsel tüm izleri silinmiş, yok edilmiş. Sonra sıra soykırımları hatırlatmaya geliyor. Meksika’da 1519-1580 yılları arasında yerli sayısı 25 milyondan 2 milyona, Peru’da 1530-1590 arasında yine yerli “Kızılderili” sayısı, 10 milyondan, 1,5 milyona düştü. Bessis bu soykırımlara bile manevi kılıflar uydurabilmek için Juan De Sepulveda gibi dini adamların bile nasıl beyin yıkamalar yaptıklarını anlatıyor.
Bir de tabii köleciliğin kabulü ve olumlanması var. Burada yine din adamları, zencilere karşı acımasız. Durun daha bitmedi: Buna bir de bilim adamlarının desteğini eklememiz lazım: Onlar da “derinin rengi ne kadar açık olursa beyin o kadar ağır yani zeki olur” diyerek ne kadar bilimsel ve modern (!) olduklarını kanıtlıyorlar. Britanya sömürgeler bakanı Joseph Chamberlain “Onları egemenliğimiz altına almamız, onlara barış, güvenlik ve hatta zenginlik getirebilecek tek şey… Evet ben en büyük yöneticiler ırkı olan Anglosakson ırkına sonsuz şekilde güveniyorum.” Durun bununla da bitmedi… Bessis Avrupa ve Amerika ders kitaplarında her şeye rağmen katkılarıyla, büyük kültürel kimliğiyle ortada gezen Mısır’ın hiç Afrika kıtasında olduğunun belirtilmediğini ve “Greco-Romen bir havuz” gibi gösterilen Akdeniz’deki varlığıyla sınırlı bir tanıtımının yapıldığını kanıtlıyor. Acı ama gerçek.
Bunu takip eden olay, güneyden kuzeye oluşan göç yüzünden ırkçılığın özellikle 1970’lerden sonra artması, Punk ve Neo-Nazi akımlarının da etkisiyle ve Avrupa’da işsizliğin artmasıyla…
Bessis daha sonra hukuk kavramının nasıl Batı tarafından çok özel kişisel yorumlarla uygulanabildiğini kanıtlıyor. Irak Kuveyt’te girerse, bu Batı çıkarlarını rahatsız ederse büyük bir rezalettir, harp gerekçesidir. Halbuki aynı Irak, İran’la savaş yapıyorsa ve bu Batı silah endüstrisine katkı sağlıyorsa, bu tam tersine çok faydalı bir savaştır bunun 10 yıl sürmesinde mahsur yoktur.
Bessis’in bir diğer hatırlatması, sözde çok uluslu şirketlerin her birinin merkezinin hep büyük Batılı merkezlerde olmasıdır. Para döner dolaşır hep o Batılı ana kasa merkeze gider. Çok uluslu şirketler diğer ülkeleri pazar için kullanmıyorlarsa, ucuz el emeği istismarı için kullanmaktadırlar.
Sonuçta TK’nın AB’ye girip girmemesi de bugünkü konumuz çerçevesinde ele alındığında hiçbir zaman burada hatırlattığım Batının önyargılı çıkarcı tavırlarından farklı bir görüntü oluşturmaz. Türkiye pazarı kullanılmalı, ama TK, AB’ye tam üye tabii ki yapılmamalıdır. Ya da TK Kuzey Irak’a sakın girmemelidir, ama AB üyesi İngiltere hukukdışı bir savaş için Ortadoğu’ya girip milyonlarca kişiyi topa tutabilir. Batının çelişkileri, çıkar hesapları, çifte standartları saymakla bitmez.
Batı nasıl 19. yüzyılın ortasında yaratıcılık kanalları tıkandığında güneye ve doğuya giderek nefes kanallarını açtıysa, 20. yüzyılın sonlarına yaklaşırken de Duchamp’ın 4. kuşak hazır yapım taklitlerinin yarattığı yeni soluksuz ortamda bu sefer de “çokkültürlülük” (Multiculturalism) denilen döneme geçiş yaptılar. Ama burada da aynen “yeni dünya düzeni” ve globalizasyondaki hikayede olduğu gibi, her ne kadar oyun sahası tüm dünya gibi gözükse de, esasında tüm toplar aynı kalede buluşacak şekilde sahanın eğimi hazırlanmıştı. Bir yandan Batılı olmayan sanatçı “Mucos Sendrom” tuzağına hapsedilmeye çalışılırken, bunu aştığında da en iyi ihtimalle bienallerde “kimyon ve kekik” olarak çok renkli Batılı pastalara statü kazandıracak uluslararası bayrak direkleri görünümüne katkı yapmaktan öteye gidememektedir. Nedeni ortada. Önyargı ve tekelci tarih üretimi üstü kapalı olarak sürmelidir. İspatı mı? Gidin bakın, hangi yeni eserler satın alınmış, hangi kitaplar yayınlanmış, hangi dergilerde kimlerden söz edilmiş, hangi retrospektif sergiler müzelerde düzenlenmiş! Göreceksiniz ki bienal dünyasının tersine, buralarda yine %96 oranında Batılı dayatma ve baskı ortamı tüm sert rüzgarıyla sürmektedir.
Tüm dünya Batı dünyasının istediği zaman istediği noktaya ekmeğini banabilmesi için büyük bir depodan ibaret sanki. Tüm bu anlattıklarımı çok daha detaylı olarak “Maymunların Resim Yapma Hakkı” kitabımda bulacaksınız. “Modern Sanat Tarihi Batının Bir Oldu Bittisi” hikayesini Doğu-Batı çekişmesi ekseninde ele aldım. Aynı dönemde New York’ta “Gorilla Kızlar” kadınlara yönelik ırkçılığın kökenine inip olayın üstüne gittiler. Az da olsa onlar da bu konuyu gündeme taşıdılar, bir sonuç aldılar.
Batı ülkeleri sonuçta hep şu komik tavırla hareket ettiler: “5 ülke yarışırız, aramızdaki duruma bakarız, yeni dönemin şampiyonları ortaya çıkar”. Evet, yalnız 5 ülkenin katıldığı bir yarış ama galip, kendini olimpiyat şampiyonu sanıyor ve havasından geçilmiyor!
Ve asırlardır üstünlüklerini o kadar kabul ettirmiş ki diğer ülkeler son yıllara kadar biraz eziklik, biraz da kompleksle hep bunun altında kaldılar.
Şunu sormak lazım. Batı sanat kurumlarının tavrı aynen futbola uygulansaydı, Galatasaray Avrupa şampiyonu olabilir miydi? Ya da TK dünya üçüncüsü olabilir miydi? Neden olabiliyor? Çünkü hakem var, kural var, iştirak hakkı var, FIFA var, UEFA var, var oğlu var. Sanat ve kültürde ise her şey kapalı kapılar ardında kararlaştırılıyor. İşte bu yüzden sanatta, futbolda olduğu gibi Kore, TK, Japonya, Senegal, Kamerun filan çıkamıyor ortaya. Batılı “yetkililer” oturup finalleri kimin aralarında oynaması gerektiğine kendi başlarına karar veriyorlar. Hangi yetkililer mi? Pek yakında harp sonrası Irak’ta hangi kanunların geçerli olacağı, ya da başına kimin oturacağına karar verdikleri, Irak petrolüyle neler yapılacağına karar verme hakkını kendinde gören “yetkililer”.
İşte tüm bu saydığım sebeplerden dolayı hayatta yazdığım en önemli kitap Kemik’le beraber “Maymunların Resim Yapma Hakkı”. Düşünün ki 20. yüzyılın bence en önemli sanatçılarından biri olan Arjantinli Antonio Berni, Batıda hiçbir kitapçıda yok, hiçbir retrospektif sergisi yok, neredeyse izi yok. Her şey Rauschenberg, Pollock, Jasper Johns, Cesar ve Arman üstüne kurulu. İşte böyle bir ortamda bize dayatılan sahte ve yarım tarihe karşı 20 yıldır verdiğim gerilla savaşı, yarın ölecek olsam belki beni en mutlu edecek olaydır. Çünkü zaman içinde, geç de olsa doğrular yüzeye çıkar. Sanat tarihinde dönemsel sonuçlar kesin sonuçlar değildir. Her şey yeniden sorgulanıp her dönem yeniden yazılabilir. (Picabia-Duchamp) Batılı olmayan ülkeler, Batının dayattığı tek yönlü tarihi kabullenmek yerine, kendi tarihlerini üretirler. Maddi güçleri yeterli olduğu bir başka gün bir başka yüzyılda onların da söyleyecekleri bir şeyleri olur.
Aksi takdirde Bernal’in kitabında hatırlattığı gibi “Barbarlara demokrasi (ya da sanat) öğretmeye” kalkan onca sömürgeci, etrafı istila etmeye devam eder. Sonra da kalkıp Irak’da bu zoraki demokrasi eğitimi yüzünden 10.000 kişi ölmüş ya da kolsuz bacaksız kalmışsa bunu normal karşılar. Ya da bunda bir zarar görmez. Çünkü zaten gördüğünüz gibi Kızılderili, Meksikalı ya Peru halklarının kıyımından büyük kalıcı bir deneyim kazanmıştır. Bugün de biraz cama yapıştırılıp bezle temizlenen sinekler gibi gördüğü Iraklılar’ın kaç tanesinin öldüğünün hesabını da tutmamaktadır işgalci kuvvetler. “We don’t do body counts” derler büyük bir ukalalıkla. Bunun da gerekçesi hayli ilginçtir. Bir yarış gibi birlikler arasında birinci gelmek isteyen birlikler, abartarak palavralar sıkmışlar. Evet, hani şu öldürdüğü adamların kafataslarını saklayan yamyamlar gibi.
Aslında ABDliler bugünkü davranışlarıyla öldürdükleri insanlardan rahatlıkla birer diş alıp kolye yapabilirler. Bu kıvama gelmişlerdir artık. ABD kapitalizm ve emperyalizm dönemlerini kapatıp yeni yamyamcılık dönemini başlatmıştır. Evet, gerçekten de “Neo Cannibalism”den başka bir şey değildir bu. Yeni dünya düzeni ve globalizasyon denen projede artık kapital kullanımı, ticaret ve teknoloji yolları ile bu olayın dünyaya yayılması yeterli değildir. Yavaştır. “Onların” yani “3. Dünya’nın” yani “elinde petrol bulunan barbarların” kafataslarına vurula vurula o mallar münasip bir şekilde kılıfına uydurularak alınmalıdır. Bunu başarabilmek için bir yağmalama ve soykırım saldırısı “bu Irak’ı özgürleştirme savaşıdır” safsatası altında sunulabilir. Nasıl olsa anti demokratik Amerikan televizyonlarını seyrederek uyuşan yüz milyonlar bunu yutarlar. Yine bunu başarabilmek için yurdunu savunan Iraklı vatanseverlerden “terörist” diye söz edilir. Evet, onlar Batının çıkarlarını dinamitleyen “terör eylemleri”ne (!) karışmaktadırlar! Kendi hayat serüveninde hırslı Atillalar’ı, Vikingler’i, Hitlerler’i tanımış dünyamız, şimdi şaşkınlıkla 3. binyılın başında ortaçağa din ve ırk savaşlarına geri dönen ileri medeniyetlerini hüzünle seyre dalmıştır.Tarih büyük bir hızda, küçük tesadüflerin yarattığı büyük aksilikleri kalıcı dertlere dönüştürebilmektedir.
Örneğin Küba’dan ABD’ye kaçmak isteyen ve kayığının batmasıyla beraber boğulan annesinin zoruyla o seyahate küçük Elian Gonzalez girişmese ve ardından Küba ve ABD arasında bir diplomatik gerilim konusu haline gelmese, Demokrat Parti o yüzden neredeyse 5-10 ay farkla seçimleri kaybetmese, dünya tarihi tamamen farklı akmaz mıydı? İşte o korkunç Irak harbi bile, böylesine gülünç tesadüfler, aşklar ve hava/su şartları olmasa belki de hiç yaşanmayacaktı, çünkü Bush iktidarda olmayacaktı.
İnsanların ezelden beri kendilerini dünyanın bir ucundan diğerine taşımaları, dinmeyen merakları, kimi zaman bu hatırlattığımız şekilde savaşlar yarattı, kimi zaman da kültür ve ticaret hatlarının açılımıyla dünyayı bir büyük pazar ve geçim alanı olarak görmenin temellerini attı. En başta İpek Yolu, Doğu ve Batı arasındaki bitmez tükenmez iletişimin en güzel öncülerinden biri oldu.
İpek Yolu yüzyıllar boyu bir güzel iletişim ve ticaret hattıydı. İnsanların zenginleşmesi, birbirlerini tanıması, birbirinden beslenmesi, farklı kültürlerin karşılaşması çok daha güzel yerlere götürebilirdi bizi. O doymak bilmez servet ve güç arayışları ile insanlar ve ülkeler ivme kaybetmeseler, zaman kaybetmeseler, sinerji kaybetmeseler, çok daha güzel bir dünya görebilirdik. Hippiler’in istediği gibi bir dünya. Onlar savaşma aşk yap dediler, Doğuya yönelip, İpek Yolu’nu takip ettiler. Belki diyeceksiniz ki, “bunlar çok saf, çok naif düşünceler” Evet haklısınız. Ama mutluluk da zaten emin olun çok saf anlardan oluşur. Bir bebeğin size verdiği sevgi, bir aşk bakışı, bir günbatımı manzarası. Bunlar mutlu ve bedava anlardır. En güzel şeyler, biraz dikkat ederseniz bedavadır. Anne sevgisi, güneş, cinsellik, aşk, manzaralar, arkadaşlık. İşte ülkeler ve kültürler düzeyinde de insanlar böyle davranmayı başarabilselerdi, empati dediğimiz, kendini bir başka insanın, bir başka ulusun yerine koyarsak, dünyayı biraz daha iyi kavrayabiliriz. Bunu yapabildiğiniz zaman, ABD’nin bombaları hızla atıp, insanları çocukları hızla vurup öldürüp, sakat bırakıp, savaşı hızla kazanacak, böylece borsa yukarı, faiz aşağı ben çok para kazanacağım diye sevinmezsiniz. Kendinizi o çocuğun yerine koyarsınız. “Eyvah sınırımızı kapattık, ABD’yi küstürdük” diye kızmazsınız. Tam tersine, Bulgaristan veya Irak, toprak ya da hava sahasını açsa, bizleri bombalatsa, o ülkenin insanlarına yüzyıllarca kinimiz geçer mi? Bir yudum düşünmek bize şunu öğretir, “kendine yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapma”. İşte bunu uyguladığınız zaman “Biz de Koalisyonda varız” diye ortaya atlamazsınız. Ya da gazeteciyseniz, evi başına yıkıldı diye ağlayıp haykıran Iraklı kadının resmini basıp, altına, çıkarınız öyle gerektirdi diye “Saddam’dan kurtulduğu için Allah’ına şükreden kadın” şeklinde bir yazı altıyla vermezsiniz.
Dünyaya çıkarlarınızın gözlüğüyle değil, vicdanınızın ve manevi tercihlerinizle, siyasi erdeminizle bakmaya hazırsanız sizi başka bir hayat bekler. Belki üç para daha az kazanırsınız, ama daha rahat uyursunuz. Sokakta veya Birleşmiş Milletler toplantısında birine rastlamamak için yolunuzu değiştirmezsiniz. O zaman kültürlerarası diyalog, her düzeyde sizi yalnız geliştirir. Dünyada çok farklı şeyler de yaşanır. Birbirini tamamlar.
3 Nisan’dan itibaren imzaya açtığım “Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşının Bağımsızlık Manifestosu” bütün önemli demokrat ve sol aydınların buluşma noktası olmuştur. En farklı kesimlerden insanlar, ilk defa çekinmeden aralarındaki anlaşmazlıklara aldırmaksızın aynı metine imza atmışlardır. Kemik Roman 10 ay önceden, 11 Eylül’de New York’ta yaşanan olayı neredeyse her detayıyla gündeme getirmiştir. Sivas olayından 3,5 yıl önce orada yaşanacak trajediyi tüm detaylarıyla öngörmüşümdür. Bunlar tesadüf değildir. Zeitgeist denilen “çağın nabzı”, yani “Dönemin Rengi” olan titreşimler vardır. Antenlerinizi açık tutarsanız, dünyanın ne tarafa doğru seyrettiğini hissedebilirsiniz. Ama bu oportünist şekilde rüzgara göre yelken şişirmek anlamına gelmez. Tam tersine, fırtınanın yönünü anlayıp, kendi konumumuzu ve hamlelerinizi dürüstçe, etik olarak en doğru şekilde saptamanız gerektiği anlamına gelir. Dünyayı ve kültürleri bir yöne çeken, tek kutuplu dünya bugün bizi bir çeşit kronolojik dünya savaşına çekmeye çalışıyor. Sırayla çevresindeki ülkeleri yutarak. Açık açık söylüyor. Suriye, İran, Suudi Arabistan, Lübnan, Somali, Libya diye liste gidiyor. “Oh ne iyi, ben listede yokum” diye katliamları seyrederseniz, bedelini çok pahalı ödersiniz. Çünkü sıra size geldiğinde canavar karşısında yalnız kalmışsınızdır.